rehnüma sultan 9 Takipçi | 3 Takip

VEFALI DOSTLUK DEDİĞİN

2008-05-17 17:24:00

Misallerden hakikat çekirdeklerini hasat etmek, bizim eski(meyen) kültür geleneğimiz kadar Kur’an-ı Kerim’in de insanlığa evrensel dille hitabında kullandığı çok köklü ve isabetli bir metottur. İnsanların ekserisinin “avam” kabul edilebilecek bir anlayış seviyesinde oldukları önkabulüne itibarla, temsillerin manayı akla yakınlaştırmak için veriliş gayesinin zaruriyeti kendisini bir kere daha hissettirmektedir. Ahirzamanın dostsuz gurbetlerinde bir de kamilen vefalı dostluk beklentisi, gerçekten hemen herkesin “hülya” ufkunda ancak hayalen yaşadığı veya “istikbalde” yaşamayı düşlediği bir rüya olmaktan öte gitmiyor gibi gözükmektedir.

Fakat herşeye rağmen yine de “Vefalı dostluk dediğin böyle olur...” dedirten gözyaşartıcı sahneler yaşanmıyor değil. Hemen güncelin içinden bir misal değil belki ama, ilk defa okuduğumda tüğlerimi diken diken eden, içimde bir çığlık kopartan ve ardından içime büyük bir çığ düşüren şu menkıbeleşmiş hadiseyi bilvesile paylaşmak istiyorum ve o olayın kesitinden vefalı dostluğa bir nazar-ı âşina kılmak murad ediyorum:

Savaşın en kanlı günlerinden biriydi. Siper üstüne uzanan başların uçuştuğu bir ateş yağmuru vardı. Asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü gördü. Görür görmez de hemen aynı siperdeki komutanına: -Teğmenim, arkadaşım vuruldu; müsaanizle fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim?... Komutan: –Delirdin mi? der gibi baktı ve “Gitmeye değer mi?.. Arkadaşın delik deşik olmuştur... Büyük olasılıkla ölmüştür bile... Kendi hayatını tehlikeye atma sakın...” dedi. Asker çok ısrar edince Teğmen bilmecburiye “Peki” demek zorunda kaldı: “Madem öyle, git o zaman...” İnanılması güç bir mucize gerçekleşti ve asker, ateş sağanağı altında arkadaşına ulaştı. Bir aralık kesilen ateşi fırsat bilerek onu sırtladı, can havliyle geri getirdi, birlikte siperin içine yuvarlandılar.

Teğmen, kanlar içindeki yaralı askeri kontrol etti, sonra onu taşıyan vefâlı arkadaşına döndü: - Sana değmez, hayatını tehlikeye atmana değmez, demiştim. Bu zaten ölmüş.” dedi. –Değdi teğmenim, dedi asker, değdi... -Nasıl değdi? dedi Teğmen, bu adam çoktan ölmüş, görmüyor musun?” Gözleri buğulu asker, ağlamaklı duygularıyla: -Gene de değdi Komutanım. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak, dünyaya bedeldi benim için.” der ve hıçkırıklara boğulur. Çünkü “Geleceğini biliyordum, demişti arkadaşı, geleceğini biliyordum!..” Meraklı bakışlarla bekleyen komutan da duyduğu sözler karşısında ağlamaya duracaktır.

Maskelerden hakiki yüzlere ulaşılamayan –iki yüzlü değil- çokyüzlü beşeriyet kalabalığında, yine de herkese ve herşeye rağmen “dost olabilen ve dost kalabilen” bir avuç da olsa gerçek dostların bulunduğunu bilmüşahede itiraf etmek durumunda olduğumu belirtmek isterim. Yılların yoramadığı, zamanın eskitemediği, mekan ayrılığının bitiremediği, hala ölümüne seven gönül ehli Kâbe-misal zatları yer yer gördükte, hep şükürle karışık hüzünle, içime şu hadis-i şerif doğar ondört asır ötelerden: “Sizin üzerinize öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda üç şeyden daha kıymetli bir şey kalmayacaktır: 1. Helal para, 2. Kendisiyle ünsiyet edilen (bir gönül dostu, din) kardeşi, 3. Amel edilen (yaşanılan) bir sünnet...” [Taberânî, Mu’cemu’l-Evsât 1/35; Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid 1/172; Deylemî, el-Firdevs bi Me’sûri’l-Hitâb 2/320]. Hayatta para çok, helal az; çevrede kardeş çok, ünsiyet az; kitaplarda sünnet çok, yaşayanı az.

Nişabur'dan yetişen sûfîlerden biri olan Yahyâ b. Muâz Râzî (ö.258/871), rahimehullah’ın yaşadığı devirde, daha hicrî üçüncü yüzyılda en çok yakındığı üç şeyden birisi de ”vefasız dostluklar” olmuştur. Derdi ki: “Biz üç şeyi kaybettik –ve ben onları çevremde tek-tük görüyorum-: 1. İffet ile birlikte yüz güzelliğini, 2. Dine bağlılıkla güzel sözü, 3. Vefa ile birlikte dostluğu kaybettik.” [Gazzalî, Mukâşefetü’l-Kulûb, Mtc. Salih Uçan, s.546]. Evet –istisnalar mahfuz- asrımızda güzellik iffeti kaybetti, tatlı söz diyaneti kaybetti, dostluk da vefayı kaybetti diye Yahya b. Muaz, kendi devrinden böyle şikayet ediyordu, ya bir de bizim içinde bulunduğumuz ahirzamanı görseydi, kim bilir ne diyecekti?..

Melekler gibi gıll ü gışsız, dupduru ve aparı bir çift gözün şehlâ bakışlarından yayılan dostluk ışığı ve kardeşlik ısısı, ahirzaman cehennemindeki nesillerin soğuk karanlığını yok edecek ve onları saadet cennetine garkedecek bir mucizevî tesiri bağrında barındırmaktadır demiş olsak, bu ziyadesiyle romantik bir iddia olarak değil, belki realist bir tespit olarak kabul edilmelidir diye düşünüyorum, en azından ben bunu böyle olduğuna inanıyorum. Yokluğunda anlaşılır varlığın değeri. Hayatının hususiyle lise, yahut üniversite çağlarında duyguları ve düşünceleri itibariyle ter ü taze gençlerin iman, ubûdiyet ve hizmet yamaçlarında mazhar oldukları uhuvvet ve velâyet esrârını bütün bir ömür boyu hayat gerçekleri içinde sürekli koruma veya arama serüvenleri artık milyonlarca insan tarafından içtenlikle teslim edilmektedir.

Bunların kimisi yalın ayak, başı açık hayalleriyle kronik nostalji hastalığına yakalanıp “şimdiyi geçmişe yönlendirmeli” olarak yaşarken, kimileri de hala ümit ve azimlerini korumakla beraber, maziden arta kalan bir avuç dostla ölüm-kalım mücadelesi vermektedirler denebilir. Tabii bir kısmı da var ki gönül dünyasında maziyi hâlin yollarından geçirerek istikballe buluşturup İslam uhuvvetindeki tefânî esrarını bir cennet gülistanı halinde yaşama ve yaşatma idealiyle mücadelelerini sürdürmekte,  mazharları kılındıkları “mütehâbbûn fillâh” ünvanının sorumluluğunu yerine getirme sadakat ve vefâsıyla son cüz’üne kadar iradelerinin hakkını vermektedirler.

Âmennâ: Kulların kalplerine yerleştirdiği kendi mukaddes sevgisinden artık olarak Cenâb-ı Vedûd bir de insanlara hemcinsinin sevgisinden olmazsa olmaz bir nasip takdir etmiştir ki, bu kullar arası sevginin sistemleşmiş şekline, âbideleşmiş haline dostluk diyoruz. Ve dostluk, göklerötesinin yerlilere lutfeylediği en özel armağanlardan birisididir. Dostlar, manevî mücevherlerdir, bîhemta pırlantalardır. Kimin kaç tane gerçek dostu varsa, o kadar zengin bir insandır. Hoş, en büyük, en kıymetli, en üstün, en yüce ve ebedî dost, dostluğun yaratcısı, Dost’un Ta Kendisi Cenâb-ı Habîb ü Vedûd dost olmadıktan sonra bütün dünya dost olsa neye yarar, ne kıymet-i harbiyesi var?

Hakikat şu ki: Allah dostu olamayanların ne hak dostu vardır, ne de hakikat dostlukları. Ölümle ölen dostların kabir kapısında biten dostlukları, bir ömürlük yalan, ömrün sonunda koca bir hüsran ve kâbil-i iltiyâm olmayan bir inkisâr. Cehennem’de dostluk mu kalır ki bizi ona ehil yapacak dostlar edinelim?.. Bilakis… Dostluk dediğin, adamı ateşten kurtarandır. Dostluk dediğin ölümüne olandır, ama ölümsüzlüğe koşandır. Allahsız ölümsüzlük mümkün mü!.. Haşa ve asla.. Yukarıdaki ciğersuz olayı bir kere daha okuyalım ve sonra düşünelim: Eğer o asker dostların imanları yok idiyse, sonsuzluk diyarında o sevgi ve sadakatleri acaba ne işe yarayacaktır? Hesaplarımızı şu üç günlük dünya hayatı ile sınırlayacak kadar sığ bir idealin kurbanları olmayı göze alamayacağımıza göre…

 

MUSA HUB

189
0
0
Yorum Yaz