Design by NodeThirtyThree denemeler - AH MİNE'L AŞK-I VE HALATİHİ - Blogcu




ÖMÜR TEK SERMAYEMİZ


4/3/2008 · Kategori: denemeler

Her birimiz ayrı bir dünya yaşadık; yaşıyoruz ve yaşayacağız. Ya uzun sürdü bu ömür; ya da çocukluğumuzda bir hastalık ciğerimizi çürüttü. Belki herhangi bir insan gibi bir araba kemiklerimizi ezdi, bir bombaya kurban gittik, kalbimiz habersiz bir krizin baskınıyla dinlenmeye çekiliverdi.
Tüm yaşantımızmış gibi algıladığımız dünyadaki ömür, aslında ahirette yaşayacağımız sonsuzluğa nisbeten birkaç saniyeden ibaret. Dünyadaki ömrün sonsuzluğa oranla miktarı ne kadar küçükse, aynı sonsuzluğa oranla değeri o kadar büyüktür. Çünkü sonsuzluğa değin sürecek hayatın nerede ve nasıl geçeceğini, ömür denilen birkaç saniye boyunca neler hissettiğimiz, istediğimiz ve yaptığımız belirleyecek.
Dünyadaki saniyeler boyunca kazanabileceklerimizi, ahiretteki asırlar boyunca elde edemeyeceğiz. Demek ki, sonsuzluğu kazanmakta kullanabileceğimiz tek sermayenin adına ömür demişiz. Belki de bu yüzden yarışıyor karıncalar; kuşların dünyayı şenlendirmek için güneşi bekleyememelerinin sırrı da buradadır.
Niçin yaşadık? Ev, araba, unvan ve zenginlik için çırpınışımızın, televizyon seyretmemizin, dedikodularla bütün sermayemizi yok etmemizin; kısacası ömrümüzün saniyelerini paslanmış bağ bıçağıyla milim milim parçalayışımızın sebebi nedir?
Nice insan, evreni kuşatacak bir sayfayı kendi adıyla açıp doldurarak gitme fırsatı eline verildiği halde, tembellik yüzünden elleri bomboş olarak dünyadan kovulmuştur.
Eğer her gece uykuya dalacakken, sermayemizle hangi ticareti yaptığımızı sorgulamıyorsak; yolumuzu biz tayin etmiyoruz demektir. Zaman nehrinde akıp gidenlerin yolculuğu iki şekilde çizilir: Ya onlar birer saman çöpü gibidirler, rüzgârla savrulurlar; kum ve toprak parçacıklarıdırlar, sellerle yuvarlanıp giderler. Ya da onlar, kendilerini bir vadiden diğerine taşıyan arı gibidirler.
İşte, büyük bir ruhu çalışmaya feda ettiren olağanüstü sözler: "Karşımda büyük bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor." Üstadın ifadesiyle "Biz gidiyoruz; aldanmakta fayda yok. Gözümüzü kapamakla bizi burada durdurmazlar. Sevkiyat var." Sonra da bizler... Kendimize kahredişimiz; haksızlık ve zulme ilgisiz kalmaktan veya sadece bunların dedikodusunu yapmaktan başka bir yolu tercih etmeyen insanlar...
Elimizdeki her değerin emanet olduğunu ve pek yakında çekilip alınacaklarını biliyoruz: eşimiz, işimiz, mülkümüz ve hayatımızı paylaştığımız her şey. Her şeyin sahibi olduğunu sanan, ama ‘ömür sermayesinin saniyelerinden başka’ hiçbir şeyi olmayan insanlarız. Vücudumuz bile bize ait değil ve biz buradan ayrıldığımızda vücudumuz dahi bizimle gelmeyecek. Bizimle birlikte gelecek olan, kalbimizi güneşleştiren dualar, dilekler ve eylemlerimizle manevî hafızalarda bıraktığımız tertemiz izler olacak.
İslâm Peygamberi(a.s.m.) "İnsanlar uykudadırlar; öldükleri zaman uyanırlar" der ve uğrunda ağlaşıp çekişip durduğumuz dünyaya dünya hesabına saplanmanın anlamsızlığını hissettirir: "Ahirete nazaran dünyanın değeri, ancak sizden birisinin parmağını denize daldırmasına benzer." Hatırlıyorum, 1989 yılında Akdeniz bölgesinden geçerken, Mersin iline uğramıştık, şehrin sahilinde deniz kenarına vardık ve "Akdeniz’in suyuna dokundum" diyebilmek için elimi deniz suyuyla ıslattım. Orada geçen tüm zaman beş dakikaydı. Şimdi düşünüyorum; beş asır olsa da, fani olunca aynı şey değil midir?
Benjamin Franklin, "Hayatı seviyorsan, zamanını boşa harcama; çünkü zaman hayatın ta kendisidir" der. Bu gerçeği ruhunun derinlerinde hisseden büyük insanların lüzumsuz meşguliyetlerle öldürülecek bir saniyeden bile kaçtıklarını görürsünüz. Pek çok insan, değil dakikalarını, saatlerini harcıyor ve bu saatleri, değil lüzumsuz işlerle meşgul ederek, hiçbir şey yapmayarak, âdeta heykel gibi donup kalarak öldürüyor. Gereksiz uykularla ve faydasız televizyon seyretmelerle yaptığımız bundan başkası mıdır?
Epiktetos, tarihin derinliklerinden şöyle fısıldar: "Yarın bambaşka bir insan olacağım diyorsan, niye bugünden başlamıyorsun?" Biraz daha dikkat edince, Tolstoy’un "Herkes insanlığı değiştirmeyi hayal eder; ama kimse kendini değiştirmeyi düşünmez" dediğini duyacaksınız. Ömür sermayesiyle sonsuzluğu kazanmanın zamanı bugündür ve yolu, işe kendimizi değiştirmekten başlamaktır.
İnsan, sermayesi zannettiği malını, makamını korumak uğrunda bütün enerjisini, bazen canını, hatta şerefini feda eder. Gerçek ve tek sermaye olan ‘ömür’ün hızla tükendiğinin yeterince bilincinde miyiz? Yoksa en acımasızca, israfla harcadığımız tek sermayemiz ömrümüz müdür? Ben otuz dört yaşındayım. Beş yaşında, on yaşında çocukların dünyadan ayrılışlarını duydukça, Hz. Âdem’i(a.s.) ve Hz. Havva’yı(r.a.) Cennette sonsuzlukla kandıran şeytanın, aynı yalana onun çocuklarından olan beni de dünya hayatında inandırmaya çalıştığını fark ediyorum. O anda eğer tembellik tuzağına düşmüşsem; kulaklarım vicdanımın haykırışlarını yakalayıveriyor ve beni tehdit ettiğini duyuyorum: "Sen öldün dostum; sen öldün."
İnsanlar mallarını korurlar; krizler geldiğinde paralarının eriyip gitmemesi için her şeyi düşünürler. Mevki ve makamlarını rakipleri kapmasın diye, ne yapılacaksa yaparlar. Peki, ya bir saniye bile duraksamadan akıp giden günlerinin israf olmaması için; ömürlerinin ellerinden çalınmaması, krizlerle eriyip gitmemesi için ne yaparlar? Paramızı düşündüğümüz kadar ömrümüzü düşünüyor muyuz? Yoksa iki simit satamayınca ipe götürecek kadar değersiz bir can mı taşıyoruz göğsümüzde? Sonsuzluğun bedeli bu denli basit olamaz.
Eğer son nefesimizi vermek üzere değilsek, henüz her şey bitmemiştir. Bizim için ‘her şeyi’ hazırlayan Yaratıcımızdan istemeye vaktimiz var demektir. Bulduğumuz her boş saniyeyi dualarımızla doldurmaya; yürürken, konuşurken, hatta uyurken kalbimizin ellerini sınırsız rahmetine uzatmaya; benliğimizi O’nun varlığının ve şefkatinin idraki ile doldurmaya fırsatımız var demektir.
Herkesin uyuduğu sessiz gecelerde tembellik beni ruhumdan yakaladığında ve dizlerime hâkim olamadığımda, Azrail’in(a.s.) pencereden ziyaretime geleceği ânı hayal etmeye çalışırdım. Üşenen kalbim ürpertiyle canlanır; ama bu yalancı hayalin etkisi yeterince uzun sürmezdi. Bir sabah henüz uyanamadan bir dakika önce, silueti yanıma geldi ve artık sonsuzluk yolculuğuna başlamam gerektiğini haber verdi. Öylesine acıdım ki hâlime.
Günlerdir beni üzen her şey birkaç saniyeye sığdı bilincimde; kalan projelerimi tek tek hatırladım. Uğrunda üzüldüklerim, sinek kanadı kadar değersizleşti ve yeterince önemsemediğim işlerimin her biri birer dağ gibi karşıma dikildi. Kazası gereken ibadetler, yazılmayı bekleyen kitaplar; helalleşmem gereken insanlar, hazırlamam gereken vasiyetname... Ben çaresizim; çözülmesi gereken yığınlarca asıl iş var orada ve ben onların teki için bile artık harcayacak bir saniyeye sahip değilim. Rüya biraz daha uzasaydı da yalancı dünyaya geri gelmeseydim; oradaki birkaç dakika tüm saçlarımı ağartmaya yetecek kadar ağır gelecekti.
Şimdi bizi çok seven sevgili Peygamberin(a.s.m.) "Rabbinize yalvara yakara dua ediniz" sözü ruhumuzun bir parçası olabilir. Ya da, "Eğer Allah katında sizler için neler hazırlandığını bilseydiniz, çok muhtaç olmayı dilerdiniz" sözünden ders alabilir; fırtınalı çölde annesini kaybeden çocuk gibi, dünyanın eziciliğinden kurtulup Evrenin Sahibine kavuşabilme arzusu ile ruhumuzu doldurabiliriz.
Önemli olan dünyada neler elde ettiğimiz değildir. Neleri ne kadar büyük ölçekte kazandığımızın sonsuzluğumuz açısından hiçbir değeri yoktur. Zira bizim elimizle gerçekleştirilenlerin yaratıcısı değiliz ki onlara sahiplik iddia edelim. Bizim defterimize yazılacak olanlar, asıl bizden olanlar, yani bize ait olanlardır ki, onlar da sadece kalbimizden ve ellerimizden çıkanlardır. İnsan başarabildikleri kadar değerli değildir; insan sadece başarmak uğrunda dile getirebildiği duası kadar ve başarabilmek için sergileyebildiği çırpınışı kadar büyüktür.
İnsanın hak edeceği sonsuzluğun değerini ve büyüklüğünü belirleyen iki faktör vardır: Bedenimizin içinde yaşadığı evrende hangi eylemleri, çırpınışları bıraktık. Başarıp başarmadığımız sonsuzluğumuz açısından önemli değil; başarabilmek için üzerimize düşeni yeterince yaptık mı? Meşhur olmayabiliriz; adımızı kimse duymayabilir dünyada. Ancak şurası kesin ki, peygamberlerin yaptıkları gibi yapmaya adananları, burada kimse tanımasa da semada tanımayan melek yoktur.
Diğer faktör de kalbimizdir. Bedenimizin parçası olduğu madde evreninde, hangi izleri ve eylemleri bıraktığımız kadar; kalbimizin içinde yaşadığı ruh evreninde de hangi duaları, duyguları ve niyetleri bıraktığımız önemlidir. Öyle insanlar vardır ki, melekût evreninde, kalpleri ve duaları adına âdeta gezegenler inşa edilmiştir.
Sonsuzluğu kendileriyle paylaşacağın meleklerin seni sevip sevmediğini merak ediyorsan; senin melekleri sevip sevmediğine bak. Seninle ne kadar ilgilendiklerini anlamak istersen, senin onlarla ne kadar ilgilendiğini sorgula.
Yaratıcının sevgisine kavuşup kavuşmadığını anlamak istersen; şimdi kalbine sor: "Onu seviyor muyum?" Peki seni ne kadar seviyor? Sor kendine: "Onu ne kadar seviyorum?" Hatırlayınca hıçkırıklara boğulabilecek kadar var mı? Eğer öyleyse, sen köyde kağnıyla yük taşıyan, dağların ötesinden habersiz fakir delikanlı/veya genç kız da olsan; senin adın semanın öteki ucunda bile meşhurdur.
Hayat geçiyor, zaman uçuyor; hazineler gaybdan akıp gidiyor. Uyuyamayız, heykeller gibi donuklaşamayız. Yaratıcımızın görevi olan sonuçları yetersiz sanıp kaderimize küsemeyiz; alacağımız asıl karşılık, sonsuzluk evreninde verilecek karşılıktır. Hiçbir akıllı insan da, tüm çabalarının karşılığını dünyada alıp, sonsuzluğa eli boş gitmek istemez. Bize düşen, karıncalar gibi durmadan ve üstelik koşarak çalışmaktır; Yaratıcımız eylemlerimizden ne yaratır; sadece ahiret mi, yoksa biraz dünya ve biraz ahiret mi?
Şu kadarını iyi biliyoruz: Her zerre eylemin ve duygunun sonsuzluk evreninde mutlaka çok büyük karşılıkları vardır. Başarı yolculuğunda attığımız her meşru adım, Cennet sarayına dikilen bir ağaçtır. Eylemlerimizin bu evrendeki karşılıklarının yanısıra; eş-zamanlı olarak, sonsuz hayattaki karşılıkları da yaratılıyor. Ruhumuzu tatmin edebilecek tek karşılık, şeytanın ütüleyip boyaladığı maddede kokuşmak değil; sonsuzluğun sahibiyle kurulacak dostluk ışığında sonsuzlaşmaktır. Sevgili Yunus bunu anladı ve şu en güzel cümleyi bize bıraktı: "Bana Seni gerek Seni..."
MUHAMMED BOZDAĞ

Yorum (yok) Yorum yaz!

VAKTİ KUŞANMAK


25/2/2008 · Kategori: denemeler

bir insan,yerleşik değer yargılarını yitirmişse,bir toplum yerleşik değer yargılarını yitirmişse,bunların yerini alan,genellikle,her duruma göre değişen,bozuk davranış biçimleri olmaktadır.bunlar,insanın ve toplumun üzerinde hep iğreti duran şeylerdir.bir yama gibidirler,bir kir gibidirler.kendisine bir önem vermeyen insan tabasbusa önem vermektedir.tabasbus kişinin kendisini yitirmesidir,kişinin kendisini bir başkasının ayakları altına atmasıdır.bir tür dilenciliktir,sermayesi yakınma ve yalancılık olan.tabasbus ve benzeri bozuk davranışlar,toplumun bireyleri arasındaki ilişkilerin doğal akışı dışında bir başka mecraya zorlanmasısonucu ortaya çıkmaktadır.

bir insan için,bir toplum için,her gün yeni bir imkandır.her vakit bir kevserdir.bir vakte doğan bir servete doğuyor demektir.bütün vakitler,vakti verenin tasarrufundadır.vakte girmek,vakte açılmak ve vaktin bilincini taşımak,ancak vaktin yegâne sahibini tanımakla mümkündür.vakti ihya eden,vakitleri ihya eden,hep bir anmadır.anmak bir uyanmaktır,bir sarsılmaktır,bir güçlenmektir.bir yaklaşmadır anma,bir yakınlaşmadır.bir alışkanlık değil,bir aşkınlıktır.anmak,unutmamaktır,unutulmamaktır.anmak,Hakk'ın elinde olmaktır,anmak Hakk'ı elinde bilmektir.mü'minin yüreğinde ne varsa,o dilindedir,dilinde ne varsa o elindedir,fiilindedir özetle.anmak dilemektir,istemektir,özlemektir.Hakk'ın dilediğini dilemek,Hakk'ın istediğini istemek,Hakk'ın özlediğini özlemektir.

bütün vakitlerde insanın tek ve vazgeçilmez donanımı yalnız ve ancak zikirdir.zikir vakti bileyen,vakti kurtaran bir sorumluluktur.bir ifadesidir insanın zikir,bir anlamıdır.yolu,yordamı ve yöntemidir.ezilmekten koruyandır.günümüz insanının neredeyse kişiliğini verecek olan tüm davranış bozukluklarına karşı bir kalkandır.bu da vranış bozuklukları insanın adeta bir yazgısı haline gelmiştir.vakte,hakikatin soluğunu katan zikirdir.insanın önce kendi içinde gürleyişi,toplum içinde gürleyişi yalnızca zikirle mümükündür.zikir,hakikatin şanıdır.inancın tüm değerlerine kan veren,can veren zikirdir ancak.özgürlüğün bir belgesidir.

bütün bir varlığın nişanı zikirdir.zikirle vakta katılmak,zikirle hayata katılmak,zikirle insana katılmak gerekmektedir.zikir,sonu gelmeyen bir başlangıçtır.her yerde ve her  şey de o olmazsa,her yerde ve her şey de olması gereken olmayacaktır.zikir,her tür alçalışlardan,her tür aşağılamalardan net ve kesin bir soyutlanmadır.hep zikirle bulunmak demek,hep hakikata yaraşır bir ahval üzere bulunmak demektir.

ATASOY MÜFTÜOĞLU

VAKTİ KUŞNAMAK

Yorum (yok) Yorum yaz!

aşktır ki,gerisi vesairedeir...


8/2/2008 · Kategori: denemeler

aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib

kılma derman kim helakim zehr-i dermanındadır.

                                         FUZULİ

 

AŞIK OLUP BUNU GİZLEYEN VE BU ŞEKİLDE ÖLEN ŞEHİTTİR.

 

sevgili!

aşkın şiirini yazmak isterdim sana;sana aşkı şiir ile yazmak isterdim...aşkı seninle tanımlamak ister,aşık sende tanımak isterdim.ay ikiye bölündüğünde yanında olmak,uhudda dişini avucuma almak isterdim.

sevgili!

şimdi senden uzakta,aşk şudur diyebilsem eğer,son defa kendimi ve ilk defa okuyucumu kandırmış olacağım.çbildim dediğim bir aldanıştır çünkü o,duydum dediğim bir yanıştır.şimdi ayın,şın ve kafları çıkardılar elifbelerden de sensizliğin mektebinde bir sabra mıhladılr bizi eliflerele helerden.sensizlikte hasretin hüzzamlarını öğrendik kucak kucak ve aşkın nihavent saltanatını arar olduk köşe bucak.bildiğimizi sandıkça yandık da yolunda,yolunda yandığımızı sandıkça bildik sonunda.aşkın gerçeği değildi bildiğimiz,ama aşkın ateşiydi yandığımız.artık şüphedeyiz,canları yare ulaştıran bir sel miydi aşk,şekeri güzele sunupağuyu kalbe bulaştıran bir elmiydi?..sana varacak yolların çilesi miydi;tutkular ötesi tutkunun zirvesi,hasretle yanışların sesi miydi!...

galiba varlığın çekim alanına giren en ulvi acıydı aşk;ve maddeyi manaya veren en cömert sancıydı.ruhların çeşitli varlıklar arasında bölüştürülen süsüydü belki;belki ötelere yazgılı yitirişlerin türküsüydü.kalp kalbe konan kelebek kanatlarında renk;kudümlerde düşünüp neylerde ağlayan ahenkti aşk.şarkın bütün şiir macerasıydı,belki yesribli sevgililer için tutulan bir anadolu yasıydı.yağmur yağmur belaya başını tutmaklar ve ateş ateş denizlere kendini atmaklardı.mansuru dara takanda,halili oda yakanda oydu ve oydu eyyubu derde bırakanda.tuz kadar mübarek,ekmekçe aziz idi;toprakleyin bereket,su gibi temiz idi.

aşk iğnesiyle dikilince bir dikiş,kıyamete kadar sökülmez imiş.aşk ile insan elbet güneşe benzer;ve aşksız gönül misal-i taşa benzer.hayatı aşka bölünce hayat çoğalır;bütün hayatları toplasan geriye aşk kalır.gelip kemiğe dayanınca dünya,hayata atılan kement olur;göz kapaklarından vurulunca kasırgalar,annelerce deprem,babalarca bent olur.aşksız bahar dallarını kuru bir ayaz boğar,aşksız rahmini yargılayan bebekler nagehan doğar.mahrem düşüncelerle perdelenen odalarda ya ezel ya ebed olur;aşk kayıp gidersedünyadan ebed kıyamet olur;sevgisizlik gelir,dünya cehennem olur.

aşk gelince burukluğun şiirinde hüzün dokur heceler;ve azarlanmış kalpleri ısırır tam yarısında geceler.saban onunla sürerse toprağı koşarak,ancak o vakit yeşerir taze bir başak.atların nallarından yıldırımlar masallara dökülür ve yollanamayan mektuplarda  nice kalpler sökülür.kayan yıldızlar gibi büzülür elem dehlizlerine diller ve melal süzülür gibi melek kanatlarında döker yapraklarını güller.kaderin dehşetini yakan şamdanlar özge pervanelere tesellikar düşer,şefkatli bir ekmek kırıntısıdır kurutulmuş buselere yar düşer.

sevgili!..

kapına geldik;aşkı öğret bize;ve aşkını ver yüreklerimize.

bir nihanice gamzene gamzede aşıkların adına...hani uykuya dalınca kenti ve yalnız başına kalınca kendi...hani yalnız gecelerde konuşmadan kalınca dilleri ve hal üzre gönüller anlar olunca bütün dilleri...vicdan sesinden bizar kürek mahkumlarınca,hani aşıkların hasreti özlemle karınca...hani gurbetin ucunda gönlüme gömen de seni,hani sen gurbet gurbet gönlüme gömende...güneş ve ay nurunu aşkından alırken;güneşin ışığı aya vurur gibi aşığı aydınlatırken...gel ey sevgili bir huzmecik bahşeyle asi aciz üftadene ve umut ver peykin olmaya teşne kem zerrene.aşkları unutan bendene aşkını unutturma!...

herşey sen olsun şu dünyada ve olmasın sen olmayan dünya da.

 

İSKENDER PALA

KIRK GÜZELLER ÇEŞMESİ

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

HADİ SÖYLEYİN BU ŞARKIYI!


19/12/2007 · Kategori: denemeler

BAYRAM,uzun süre yavaş yavaş ilerleyen gönlün,ruhun belli bir merhaleye gelişinin kutlanışıdır.BAYRAM,güneşin bir dağ yarığından doğuşu,bir gülün açılışı,bir insanın şehit oluşu,yahut suyun kaynağından çıkışı gibi...

yortulardan,karnavallardan uzaktır bayramın anlamı.ruhtaki yükselişin dışa vurması ve coşkulu ruhların topluca ALLAH'A yönelişleri;birbirlerinin yönelişlerini kutlamaları...

ALLAH ne güzel birleştirir birleşmezleri...ne güzel toplar tüm insanları aynı ses etrafında.ve bayram ettirir doğuda,batıda,kuzeyde,güneyde olanı.acı çekeni ve huzura ereni birleştirir.acıları paylaştırır.çocukları ve yaşlıları birleştirir.şehirleri,evleri,insanları duruluğa erdirir.

BAYRAMDIR...ruhların YARATICISINA yönelmesi ve arınarak,tazelenerek birbirimize gülümseyişimiz...''ben'' duvarlarını yıkıp dünyanın tüm müslümanlarını kucaklayışımız...acıları kalbimizin ortasına bastıra bastıra ölümsüz şarkıyı söyleyişimiz...

biz ve o şarkı...HAZRET-İ PEYGAMBERİN öğrettiği şarkı...EY SAYISIZ ACILARA BULAŞMIŞ İNSAN!fanilerin,kara yüzlülerin,firavunların,yalancıların ve zalimlerin;tüm ALLAH düşmanlarının saçtığı karanlıklar altında ümitleri kırılan;fakat aydınlığa olan inancını yitirmeyen insan!hadi söyle bu şarkıyı!kimselere duyurmadan içinde mırıldanıp durduğun,o çok sesli şarkını söyle...insanlar onu duyunca kimileri dirilecek,kimileri de ışığı bırakıp karanlığın uçurumlarına kaçacak büsbütün.ama sen,diriltmek için söyleyeceksin şarkını.''ey halkım''de.''ey insanlar''de.işte duyun beni:ölümü kolaylaştıran,hayatı tüy gibi hafifleten ve dağları eriten o şarkıya kulak verin!

nerede ve nasıl olursak olalım;ister savşta ve acılarla,ister uzakta ve hasretle olalım,yine de söyleyelim şarkımızı.bir kapı açıp ALLAH'A gidelim.hadi açın gönlümüzün perdelerini!''hakikat ehlinin sohbetine zaman,mekan mani olmaz;biri şarkta,biri garpta;biri dünyada,biri berzahta olsa da KUR'AN ve iman bağı,manevi bir radyo gibi onları birbiriyle konuşturur.''diyor BEDİÜZZAMAN hazretleri.

KALBİNİZİ AÇIN,SÖNMESİN İÇİNİZİN KANDİLLERİ.BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN VE SÜRÜP GİTSİN ŞARKINIZ.

 

ALİ ÇOLAK

 

Yorum (1) Yorum yaz!

bıçak ismaili neden kesmedi?


19/12/2007 · Kategori: denemeler

 

DÜŞÜNÜN Kİ, ÇOK YAŞLISINIZ. Ölüm kapınızı ha bugün ha yarın çalacak. Ve düşünün ki, çocuğunuz yok. Hayırlı bir evlâttan, en güzel yardımcıdan, en güzel haleften, ideallerinizi devam ettirecek bir vesileden mahrumsunuz. Ve mahzunsunuz. Çaresizsiniz. Çünkü acizsiniz. Hasret duyduğunuz şeye kavuşmak için elinizden hiçbir şey gelmiyor. Siz de, Hz. İbrahim gibi, elinizi Rabbinizin rahmetine doğru açıyor ve O’ndan istiyorsunuz.

Ve düşünün ki, dualarınızı işiten ve kudretine hiçbir şey ağır gelmeyen Rabbiniz, size İsmail gibi bir erkek evlât ihsan ediyor. Seviniyorsunuz. Şükrediyorsunuz. Oğlunuzu bağrınıza basıyorsunuz. Onunla seviniyor, onunla yaşıyorsunuz. Ve evlâdınız büyüyor. Akıllı bir delikanlı oluyor. Tam sizin istediğiniz gibi, maddeten ve manen size yardımcı oluyor. Ona olan sevginiz kat kat artıyor...

Ve düşünün ki, bir gün Rabbiniz size oğlunuzu kurban etmenizi emrediyor. Şaşırıyorsunuz. Sarsılıyorsunuz. İlâhî emir bir defa daha tekrarlanıyor. Sonra bir defa daha. Rabbinizin emrinin kesinlik kazandığını anlıyorsunuz...

Ne yapardınız? Ne yapardık? İsterseniz, bizim halimizi sonra düşünmek üzere, şimdi Hz. İbrahim’in ne yaptığına bakalım.

Hz. İbrahim’in Rabbinin emrine dosdoğru uyup, İsmail’ini kurban etmek için yola koyulduğunu hepimiz biliyoruz. Yolda kendisine vesveseler ve şüpheler vermeye çalışan şeytanı Rabbinin rahmet ve şefkat delilleriyle taşladığını, Hz. İsmail’in de ilâhî emir karşısında teslimiyet ve sabır üzere olduğunu, nihayet baba oğlunu kurban etmeye çalıştığı halde, bıçağın İsmail’i kesmediğini, Rabbinin İsmail yerine kurban edilmek üzere bir koç gönderdiğini de hemen hepimiz biliriz...

Fakat, Hz. İbrahim’in İsmail’i kurban etmeye hazır oluşu aslında bir son adımdı, bir neticeydi. Çünkü, İsmail, onun Rabbine sunduğu ilk kuban değildi; son kurbandı.

Hz. İbrahim’in Rabbine kurban ettiği ilk şey, kendisi oldu. Çünkü, o, Kur’ân’da da anlatıldığı gibi, kendisini bir ‘kul’ olarak tanımladı ve Rabbini aradı. “Ben kendim için değilim, ben başka Birisi içinim. Ben kendi başıma bir amaç olamam, çünkü ben faniyim, acizim, zayıfım, muhtacım. Asıl maksud hiç son bulmayan, hiçbir şeye muhtaç olmayan, benim ihtiyaçlarımı bilebilecek Birisi olabilir” dedi. “Ve ben de O’na intisabımla, O’na nisbet edilerek anlam kazanabilirim.” Eğer kurban birşeyi amaç olmaktan çıkarıp, asıl amaca yaklaştıran bir araç ve binek yapmak ise, Hz. İbrahim önce kendisini kurban etti Rabbine.

Sonra yıldızları, sonra ayı ve sonra da güneşi. Çünkü, Rab arayışında onların da batıp gittiğini gördü. Onlar da kendisi gibi acizdi, onlar da faniydi. Dolayısıyla, onlar da amaç olamazdı, Rab olamazdı. Kendi başlarına bir anlam taşıyamazlardı. Arkasındaki başka birşeyi görmek ve tanımak için bir perdeyi yırtmak onu kurban etmekse, Hz. İbrahim yıldızları, ayı ve güneşi kurban etti. Elindeki bıçağın üstünde ise “Allah’a bakan vechi dışında, herşey fanidir” manevî yazısı nakşolunmuştu.

Hz. İbrahim’in kurban ettiği, yani Rabbine perde olmaktan çıkardığı şeylerden birisi de kavmiydi. Aynı topraklarda doğmuş olmasına, onların içinde büyümüş ve onlarla birlikte yaşıyor olmasına rağmen, onların putperestliğini hiçbir zaman hoşgörmedi. İman ile küfür arasında asla bir ‘uzlaşma’ olamayacağını bildiğinden, davasından hiç taviz vermedi. Ve başta babası olmak üzere, kavmine hikmetli bir dille tevhîd dersini verdi.

Kavminin horlamalarına, alaylarına, baskılarına sabırla göğüs gerdi, ama elindeki tevhîd kılıcını bırakmadı. Allah’tan gayri herşeyin üzerindeki yalancı ilâhlık perdelerini yırttı; üzerlerindeki yalancı mabudiyet etiketlerini parçalayıp, onları hakikî konumları olan kulluğa döndürdü. Mahlukatı, kendi başına birer amaç olmaktan çıkarıp, O’nu tanıtan ve O’na götüren araçlar kıldı. Hem de tek başına ve bütün kavmine rağmen. Kavmini değil, Rabbinin kudret ve rahmetini dayanak noktası bildiğindendir ki, Kur’ân onu ‘tek başına bir millet’ olarak vasıflandırdı. Ve o da kendisinden sonra geleceklere bu semavî tevhîd milliyetini miras bıraktı. Tevhîde inanan herkes, rengi ve ırkı ne olursa olsun, ‘İbrahim milleti’nden olarak anılageldi.

...Ve nihayet, Hz. İbrahim İsmail’i kurban etti, çünkü onu doğru şekilde ‘okudu.’ Bir yazıdaki kelime ya da harfleri, taşıdıkları mânâya ulaşmak için araç yapmak onları kurban etmekse, Hz. İbrahim İsmail’i asıl bu anlamda kurban etti. Onu kendi kendisine işaret eden bir isim olarak değil, Rabbinin ilâhî isimlerine işaret eden bir harf olarak gördü.

Hz. İbrahim, o harfi ’Yaratan Rabbinin adıyla oku’du. Onun kendine bakan yönünde bir hiç olduğunu, kendi zâtında bağımsız ve kendine ait sabit bir vücuda sahip olmadığını, kendi başına ayakta durabilen bir hakikatı bulunmadığını bildi. Ancak, kendisini yaratan Rabbine bakan, O’na işaret eden, O’nu bildiren yönüyle bir anlama ve bir vücuda sahip olabileceğini kavradı.

Hz. İbrahim yere yatırıp kesmek istediğinde, bıçak İsmail’i kesemedi. Çünkü, Rabbi izin vermedi. Çünkü, yerde İsmail’in bizzat kendisine ait hiçbir şey yoktu ki, bıçak kesebilsin. İsmail’de görünen herşey, Rabbinden bir ihsandı, O’nu gösteren birer işaretti. Hz. İbrahim’in elindeki bıçak ise bir tevhîd kılıcıydı ve Allah’tan gayrı şeyleri O’na perde olmaktan çıkarmakla vazifeliydi. Hz. İbrahim İsmail’i Rabbine karşı bir perde yapmadığından, İsmail de ‘teslimiyet ve sabır’ üzere olduğundan, bıçak ona zarar veremedi.

Ve Hz İbrahim, Rabbindan gayri herşeyi O’na kurban edebilmesi sayesinde Allah’a yaklaştı. O’nun dostluğunu kazandı ve böylece, ‘halilullah’ olarak nam saldı bütün zamanlara.

Nitekim, bizler de, günde en az otuz-kırk defa selâm ve dua gönderiyoruz İbrahim’e ve ailesine. Yani, onu kendimize önder ve örnek aldığımızı dile getiriyoruz. Peki, bu, dillerimizden hallerimize de yansıyor mu?

Meselâ, sevdiklerimizden Rabbimiz adına vazgeçebiliyor muyuz? Onları O’nun adına sevebiliyor muyuz? Onları asıl Sevgili’nin gönderdiği hediyeler olarak görüp, O’nun sevgisine yaklaşmaknın aracı kılabiliyor muyuz? Hz. İbrahim gibi, tevhîd kılıcını onların fani ve geçici yüzlerine çalabiliyor muyuz? Yoksa onları kendi nefsimiz adına sevip, âyet ve işaret olmaktan çıkarıp, bizatihî isim ve amaç kılarak putlaştırıyor muyuz?

Kurban bayramlarında kurbanımızı ne derece Hz. İbrahim'e iktida ederek, sevdiğimiz herşeyi Rabbimizin bize gönderdiği birer hediye ve bir nimet bilerek, O’na yakınlaşmak için birer araç ve binek yapma niyetimizin ifadesi olarak kesiyoruz?

Evlâdımızı, anne-babamızı, kavmimizi, yaşadığımız beldeyi... kendi adımıza sevip onları Rabbimize perde mi yapıyoruz; yoksa onları yaratan Rabbimizin adıyla sevip, Rabbimizin muhabbetine birer binek, birer burak mı yapıyoruz?

Kısacası; âhiretin dünyaya, Hz. İbrahim'in kudsî milliyetinin dünyevî ve kavmî milliyetçiliklere, ibadetlerin âdetlere, isimlerin harflere, amaçların araçlara kurban edildiği böylesi bir ortamda, İbrahim’in kurbanı, bize unuttuğumuz pek çok hakikati hatırlatıyor.

 

 

Yorum (1) Yorum yaz!

kekeme çocuklar korosu


27/11/2007 · Kategori: denemeler

afrikanın bir bölümünde yaşayan kaplanlar arasında ilginç bir dayanışma örneği sergilenir.güçlü yağmurlar beraberinde korkunç yıldırımlar taşırlar buralara.adete gökyüzünü yırtan yıldırımlar,yeryüzüne büyük bir gürültüyle inerler.tarihin içinde tanrıların kavgası ya da öfkesiyle anılır yıldırımlar.sahici bir öfkenin yansımasına benzer gerçektende.

 

 

     ilginç olan bu şiddetli yağmurlar yağarken kaplanların birlikte gerçekleştirdikleri bir olaydır.yoğun yağmurlar sırasında kaplanlar açık alanlara çıkarlar.kısmen yıldırımlara karşı korunaklıdır açık alanlar.çünkü ağaçların üzerine yıldırım düşmesi olasılığı fazladır.büyük orman yangınlarına da neden olabilir bu yıldırım düşmeleri.

     açık alana toplanan kaplanlar yere uzanırlar.

     gruplar halinde yere uzanan kaplanlar kafalarını birbilerinin kafalarına yaslarlar.

     tek bir şey yüzünden!

     eğer birinin üzerine yıldırım düşerse,diğerleri de onula birlikte ölür.yanyana,göğüs göğüse,kafa kafaya duran kaplanlar böylece ölüme birlikte gitme yemini ederler.

     birisi öldüğü anda diğerleride ölsün diye.

     birbirlerine sahip çıkmak adına.

     dost olduklarını ispatlamak için.

     ölümü birlikte karşılayarak birlikte olmanın en onurlu yüzünü taşırlar.kimse ihanet etmeden ve bir an olsun oradan kalkmayı düşünmeden öylece beklerler muhtemel bir ölümü.

     dostluğun ölümcül fedakarlığını paylaşırlar.

     kimin zaman kentin içinde de böyle grupların içinde olduğunuzu düşünürsünüz.omuz omuza bir yaşam paylaşımında bulunduğunuzu.statüler önemli olmaksızın yan yana uzanmış insanlar olabileceğinizi düşünürken çıldırtıcı bir şüphenin esiri olursunuz.''acaba kalkarlar mı birden?''yıldırım düştüğü anda kalkabileceklerinin korkusu sarar bütün benliğinizi.

     GÜVENEMEZSİNİZ.

      herkes birbirinin yüzüne şüpheyle bakar.

      kent,yıldırım düştüğünde yalnız kalanların acı hikayeleriyle doludur.her bir sokağında,tek başın aölenlerin hazin izleri vardır kentin.emeğini,geleceğini,gülümsemelerini paylaşan insanların,müthiş bir gürültüyle üzerlerine düşen yıldırımların altında,hiç ummadıkları bir anda tek başına kalmanın çaresizliği okunur yüzlerinden.asıl soru sona kalanın kim olacağı sorusudur.

      kimin hangi mazeretle kalkacağı...

      ya da kimin yakın durduğu halde,diğerlerine temas etmediği...

      bu yüzden kentin düşüş hikayelerinde trajik bir yalnızlık vardır.korkunun ve çıkarların,her şeye rağmen yaşamı kutsamanın verdiği bir ihanet duygusu.

      her şeye rağmen,onursuz da olsa,yaşamı kutsamanın tiksindiren yüzleri.

      şimdi böyle bir tedirginlik duygusu taşıyorum kendi içimde.kimseden emin olamıyorum sırf bu yüzden.dahası gök gürültüleri duyulduğunda orada olabileceğimden bile kuşkuluyum.

      bu lanet olası kuşkular tek tek tüketiyor hepimizi.

      yağmur yağıyor...

      gök gürlüyor...

      birazdan yıldırımlar düşecek kentin sokaklarına...

     

                                             TARIK TUFAN

Yorum (yok) Yorum yaz!

içimizden geçen ırmak


27/11/2007 · Kategori: denemeler

ırmağa doğru koşuyorduk.

hiçbirimizin yüz metreyi dokuz saniyenin,sekiz saniyenin,yedi saniyenin altında geçmek gibi bir niyeti yoktu.üstümüzde mavi gök delinmemiş,altımızda yağız yer yarılmamıştı.etrafta ne motor sesi,ne parfüm kokusu duyuluyordu.gökdelenlerin gölgesi gönlümüzü karartmamıştı.çevremizde ne çit,ne duvar,ne de ekonomik ambargolar vardı.

kimse yalan söylemeyi bilmediği için hava kirliliğinden habersizdik.günler,geceler,mevsimler,yıllar bölünmemişti.tayin edilen zamanın sapkın kelepçesi bileklerimize geçmemişti.

ırmağa doğru koşuyorduk.buna mukabil gerçekten gülebiliyor,hakikaten ağlıyabiliyorduk.zenginlik ve fakirlik,güzellik ve çirkinlik,bayağılık ve saygınlık bize göre değildi.

ne gün korkusu,ne istikbal endişesi.kanser,İMF,bilgisayar ve kredibilite icat edilmemişti.kirayı ödemiyorduk.dişçilerden nefret ediyorduk ve fotğraf çektirmiyorduk.hastanede,hapisanede,maliyede,poliste ve genelevde kaydımız yoktu.

omuzlarımızın üzerinde ne ideolojiler,ne kalkınma reçeteleri,ne turistik tarifeler,ne istihbarat raporları,ne de oy kaygısı vardı.görgüsüzdük.çalı-çırpının,börtü-böceğin,yağmurun ve kaplumbağanın dilinden anlıyorduk.bir de ırmağın bizi çağıran sesi.çıplak ayaklarımızı reklamların burnuna doğru uzatabilirdik.bir bakışımızla mermileri geri çevirir,top namlularını eritebilir,barajları yıkabilirdik.hele bir el-ele tutuşmaya görelim,hele bir ağızdan şarkımıza başlamayıverelim,Çin ü Maçin'den duyulurdu sesimiz.

ırmak bizi çağırıyordu.o tozlu yolda bu çağrıya doğru koşuyor,koşuyorduk.terlemiş perçemlerimizden,çelimsiz bacaklarımızdan,inip-kalkan göğsümüzden yükselen buğu.evet işte o...

beşimiz biraradayız.

toprak,su,hava,ateş ve biz...

MUSTAFA KUTLU 

Yorum (yok) Yorum yaz!

suskun deniz


20/10/2007 · Kategori: denemeler

     derin denizlerin sükutu büyüler beni.içimi bir heybet hissi kaplar.benliğimi

haşyet duyguları istila eder.kalbim ürpermelerle dolar.dalgalı denizler,

durgun mavi denizler kadar heybetli gelmez bana.göklerin suskunluğu da öyle.

gök gürlemeleri,mavi derinliklerin heybetini siler diye düşünmüşümdür hep.

sükut her zaman daha manalı,daha derindir.

    ''ulvi olan sükuttur,gayrisi zaaftır''diyor vigny.şair bir kurt avında bunu farkeder.

dişisiyle birlikte iki yavrusunu kurtarmak için,ay ışığının alaca karanlığında vahşi bir ormanda bir erkek kurdun verdiği asil savaştan çok etkilenir şair.erkek kurt kendisine ve yavrularına saldırmak üzere olan avcıları hissetmiştir.kurdun bütün kaçış yolları kesilmiştir.karşı koymak ve hayatından kahramanca feragat etmekten başka çaresi yoktur.pençelerini,az sonra kendisine mezar olacak karlara saplar ve bekler.av köpeklerinin en yavuzunu gözüne kestirir ve onu haklar.köpeğin boynu erkek kurdun dişleri arasındadır.avcılar habire ateş ederler.kamalarını kurdun böğrüne kabzalarına kadar saplarlar.fakat kurt hiç inlemeden,ızdırabını sessizce yudumlayıp,öylece düşmanlarına bakmaktadır.

      kurdun gözlerinde sükutun heybeti belirmiştir.bu heybet şaire,ağlamanın inlemenin ve yalvarmanın ancak bir zillet olduğunu anlaır.erkek kurt kaderin kendisine yüklediği vazifeyi ifa etmiş,ızdırap çekmiş;ama inlemeden ölmüştür.

      bu asil hayvan,şaire,sevdiklerini yaşatmak için,hayattan feragat etmeyi,fedakarlığı da öğretmiştir.

     evet;hiçbir şiir ve söz,sükut ve amel kadar tesirli olamaz.bir ingiliz atasözü,''hareketler kelimelerden daha gür sesle konuşur.''diyor.kalbe sözden çok sükuttan manalar akar.insan evrendeki sükutu anlayabilseydi,kim bilir belkide söz olmayacaktı.insanlar sükutun dilinden anlayacak,derin ve manalı bakışlarla konuşacaklardı.ve ses,sükutun heybetini bozamayacaktı.

    konuştuğum zamanlar hep acze düşmüşümdür de ondan kelama sarılmışımdır.evrandeki her varlıkta sükutu bir süs,bir hikmet olarak algılamışımdır.sözü ise ancak bir zaruret...

     Allah'ın kelamı var.peygamberler dekonuşmuş.ama bu,sükutun sakladığı engin sırların teyidi.hissiz kalabalıklara sesini duyuramayanlar,şamatada vaaz etmekten vazgeçmiş,sükuta sığınmışlar hep.israfların en kötüsü,sözü israf etmektir çünkü...

      öfkelerini mukaddes bir çığlığa dönüştüremeyenler,sükutun o manalı ve mütevekkil zırhına bürünürler.

       zulüm karşısında hayretten faltaşı gibi açılmış gözler yuvalarında münzevileşir,derin ve ürkütücü bir sükuta bürünür.

       sükutta tevekkülü,sükutta cümle işlerin Allah'a havalesini okur gibi olurum.

        Allah'ın varlığına birer işaret parmağı gibi,''o var'' diye uzanan alemler konuşabilseydi,daha mı heybetli olurlardı?denizler dile gelseydi,çağlayanlar ilahiler mırıldansaydı mesela...yunus gibi sarı çiçekle konuşabilseydik,güllerin,karanfillerin sesten,sözden kelamları olsaydı mesela...daha mı büyüleyici olurlardı?kanatimce hayır!çiçeklerde susunca güzeldirler.sır saklayan herşey caziptir.sırrı olan herşey derin ve güzel...

       mukaddes nidalara karşı boynum kıldan ince olmakla birlikte,evrende vigny gibi ben de hep sükutu ulvi bulmuşumdur.bazen bir çığlık bin çığ koparabilir;fakat bir mazlumun biçare sükutu kıyamet saatini erkene alabilir.

          sözden,riyakar hitabelerden nefret ettiğim bir merhalede,sükutun girdabına kapıldığım zamanları hatırlıyorum şimdi.gafletten kaskatı kesilmiş kalplere sözün değil,sükutun tesirine şahit olmuşumdur.benim de hayatımın istikametini söz değil,sükut değiştirmiştir.

          şuursuz çığlıkların karanlık ormanlarında derin bir sükut içerisinde yol ararken,kalbime şu mısralar dökülüvermişti,

          uyur ızdıraplarım gönlümde bir yar gibi              

          ağlar,halime ağlar,düşüp eriyen karlar.

          kılaklarım gaibden bir davet duyar gibi

          sanırım uzaklardan beni bir çağıran var...

         

          çok geçmeden o davet beni çekti ve sükutun hetbetini mübarek yüzünde bulduğum bir Allah dostunun kıyısına vardım.

          onun dudaklarından yıllarca tek bir sohbet işitmedim.hep derin denizler kadar heybetli bir sükut dinledim ondan.sanki durgun ve derin bir ummanın kıyısına varmıştım.derinliklerinde gönül ve hikmet incilerinin gülümsediği bir deniz bulmuştum.hayatın hiçbir kasırgası,hadiselerin hiçbir fırtınası onu dalgalandıramıyordu.o denize imrendiğim an,gözlerim necip fazılın şu dizelerine takılmıştı:

 

         gittim,gittim,denizin

         sınır yerine vardım

         halin banada geçsin!

         diye ona yalvardım

 

         bir çılgın vesvesede,

         içim didiklensede,

         olsaydım o cüssede,

         Onun gibi susardım.

 

        gerçekten de öyle olmuştu.sonsuza götüren bir denizin kıyısına varmıştım.

        o zaman anladım ki,susmak bir cüsse işi.derin denizlerin işi.sığ suları  en hafif rüzgarlar bile coşturabiliyor.derin denizleri ise ancak derin sevdalar...

        anladım ki,derin ve esrarengiz olan herşey susuyor.anladım ki  susan her şey derin ve heybetli.

FARUK GÜRBÜZ

SEMERKAND DERGİSİNDEN

Yorum (1) Yorum yaz!

mekke


15/10/2007 · Kategori: denemeler

      şuur farkında olmaktır.insanı hayvandan ve eşyadan ayıran fark bilinçtir.ibadeti adetten ayıran şey niyettir.niyet ise kasıttır.bilinçsiz niyet olmaz.akşama dek aç-susuz bir yerde mahsur kalan kimse oruçlu sayılmaz,ayağı taşa takıldığı için alnı yere gelene secde sevabı yazılmaz.

       hacca eskiden develerle gelinirmiş,umreye de öyle.deveyle gidilirmiş arafata,müzdelifeye,minaya.şimdilerde ford marka,mercedes marka arabalarla gidiliyor.fakat hacı deve olmadığı gibi,hacı ford,hacı mercedes de olmuyor.niçin olmadığı belli:şuuru yoktur da onun için.

      şu anda bu satırları harem-i şeriften yazıyorum.yani ''kentlerin anası'' mekke'den;İbrahimin,Hacerin,Muhammedin(hepsine salat ve selam)diyarından.bunca gurbete,bunca kahra,bunca ihanete rağmen bu şehrin ruhu dipdiri.bu şehirde insanın ta içine işleyen bir yerler var,o 'şey'insanı yüreğinden tutup sarsıyor,sallıyor,sarıyor,sarmalıyor.insan ruhu,bu şehrin ruhuyla bütünleşiyor;KÂbenin,yani taşın kalp atışlarını duymaya başlıyorsunuz.taşların da bir kalbi olabileceğini keşfediyorsunuz.bunun için gerekli olan en asgari şey''şuur''.

       ya şuur yoksa?

       olayın birdenbire niteliği değişiyor,hac ve umre ''dinsel turizm'' halini alıyor.işte o zaman sonucun vehameti karşısında içiniz yanıyor.içinde kalp yerine taş taşıyan kişi,Kabenin taşında atan kalbi nasıl görüyor?o altın zarfına sarılıp mektubunu okumadan yırtan zavallı rolünde.parmak ayı gösterirken aya değil parmağa bakıyor.''camdan'' bakması gerekirken ''cama'' bakıyor,tabii ki kendi soluğunun buğusundan başka bir şey göremeyecek ve düştüğü acınılası durumu farketmeden ''birşey görünmüyor ki!''diyecektir.

      osmanlı üsküdarı ''harem''ilan etmiş,''Mekkenin kardeşi olsun'' demiş,doğal bitki örtüsüne dokunulmasın için yapmış bunu.bunun anlamı ''harem-i şerif'' üretmektir.ümmet bugün elinde halen ''haremi''de hoyratça tüketmekle meşgul.

       bu ümmeti''tüketim ahlakı'' mahvedecek,mahvediyor.elinde ne kadar değeri,kutsalı,serveti varsa hovardaca tüketiyor.islamı tüketiyor,imanı tüketiyor,orucu,bayramı,kurbanı tüketiyor.ve haremeyni tüketiyor.üretmiyor,özümsemiyor,içselleştirmiyor...

       çünkü üretmek çaba ister,emek ister;alın teri,zihin teri,yürek teri ister,bedel ister.elbet bilgi ister,birikim ister,liyakat ister.bütün bunlarda önce şuur ister.

        KABE,bu bahtukara,bu mazlum ve mukadder ümmetin akıldanelerini,ciğerparelerini,mütefekkirlerini,cins kafalarını bekliyor.oysa bu ümmet,-istisnalar hariç-''bu nükleer aşk merkezine'' bilgi,birikim,davranış,tavır,zeka ve şuur olarak en az gelişmişlerini yolluyor,layık görüyor.

         oysa ki,gün indi,vakit ikindi;eli çabuk tutup kentleri tekrar Mekkenin,Medinenin kardeşi kılmanın seferberliği başlatılmalı.her mescidi-camiyi KABEnin şubesi yapmak için sıvanmalı kollar.her çeşmeye zemzemden bir tat,her taşa Haceru'l Esvedden bir koku taşımanın ateşi düşmeli yüreklere.

          bunun için ilk adım bilinçlenmektir.takke almak,tesbih almak,misvak almak yok.

           dostlarıma,hurma niyetine bilinçlendirici eserler tutmayı öneriyorum;tabii ki,kafasının içini kafasının dışından daha çok önemseyenlere...

MUSTAFA İSLAMOĞLU

Yorum (1) Yorum yaz!

aşk iyi bir imtihandır


23/9/2007 · Kategori: denemeler

     KEREM İLE ASLI,ferhad ile şirin ve aşık garip hikayelerininanlatıldığı köy odalarına tesadüf etmediğim için,kendimi hep nasipsiz addettim.onlar,bizden önceki devirlerin güzellikleriydiler ve bizim için tarih olmuşlardı.bu hikayeleri anlatanlar keremin,aşık garbin türkülerini koşmalarını söyleyenler ve o isimsiz aşıklar gıpta edilecek admlardır benim gözümde.kalbimin bir köşesi,bu aşıkların ibtidai sazlarıyla çalıp söyledikleri türkülerle hala açık durmaktadır.

     televizyon çağının bir çocuğu oln ben,kerem ile aslıyı,aşık garip hikayesini,ferhad ile şirini ancak' maarif vekaleti nin' neşrettiği resiml nüshalardan okuyabilecektim.bütün kalbimle itiraf edrim ki,bir orta mekteb talebesinin sÂfiyane duygularıyla takip edilen bu serüvenler,bugün bile tesirini ruhumda yaşatıyor.şiirle,türküyle,anlatımın yalınlığı içinde duyulan buruk macera;aşkın dağları delen gücü,hikayeleri bütün tazeliğiyle bugüne taşıyor.hikayeleri böylesine sağlam kuran halk muhayyilesine hayranlığımı bir kere daha ifade etmek istiyorum.

      ne sürükleyici maceradır o!aşık kerem ile sadık arkadaşı sofu,aslının peşi sıra yollara düşerler,diyar diyar dolaşırlar;ahlat,van,muş,kars,erzurum,erzincan,kayseri,haleb...bir gün ağrı dağına geldiklerinde,dumandan yolu şaşırırlar.kerem,'aman sofu'der,'getir benim sazımı,bakalım şu dağ aşık halinden anlar mı?'dokunur sazının teline:'sana derler ağrı dağı/ne yamandır başın senin/belirsizdir yazın kışın/hiç tükenmez kışın senin.'aşık,türküyü tamam ettikte bihikmetillah duman çekilip gider.'zorlu bir maceradan sonra haleb de aslıya kavuşan kerem,tam onunla evlenecekken bir keşiş büyüsüne kurban gider.o büyü ile tutuşup yanar.onun kıvılcımından tutuşan aslıda ayny akibete uğrar.ve onlar,ancak cennette buluşurlar.

      keremin,aşık garibin türkülerini söyleyen aşıklarda,bu hikayeleri köy odalarında,evlerde kahvelerde anlatan ve dinleyen insanlarda,kendilerini hep aşkın zorlu macerası içine yerleştirir ve aşıklarla üzülür,onlarla gülerler...aşk,söyleyenin ve dinleyenin nazarında temiz,yüksek ve kutsal birşeydir.aşk hikayelerini çoğaltan ve zenginleştiren halk muhayyilesi,aşıkları cennetle ödüllendirir.sevgililer cennette buluşurlar.

     büyük aşkların kitaplardan bile takip edilmediği günümüzde,insanların bir aşk vakası karşısındaki tutumları benim için pek aydınlatıcı oldu.memnuniyetle gördüm ki,halk ısrarla aşkın yanında yer almak istiyor ve aşkı yüceltiyor.bir çok insanın gönlünde henüz işgal edilmemiş,tazeliğini yitirmemiş kuytular olduğuna inanıyorum.

     orada halk hikayelerinin yanık türküleri kıpırdayıp duruyor.aşk bahsinde,halkın imtihanı kazandığını söylemeliyim.diğer yanda ise,aşkı sıradan bir va'ka

,bir cinayet,bir hırsızlık,soygun,kaza veye spor karşılaşması gibi görüp onu haberleştiren,magazinleştiren insanlar...televizyoncular,gazeteciler...yani mürekkep yalamışlar;aydınlar...onların aşkı küçümsediklerini ve bu bahiste kaybettiklerini esefle müşahede ettik.

      modern zamanların anlayışlarını,modern insanın bakışını,tavrını görmemiz için ibretli bir vakadır söz konusu aşk.yalnız aşk değil.manevi olan,madde dışı kalan herşeyin aynı akibete uğrayacağı açıktır.aşkı yadırgayan ve onu hemen günün basit olayları arasında tüketiveren mantık;sevgiyi,hoşgörüyü,vefayı,hürmeti,şükranı ve onlar gibi bütün aşkınkavramları da magazinleştirmeyi,tüketmeyi düşünecektir.onları telaffuz edenleri,o kavramlarla yola çıkanları anlamakta,kavramakta güçlük çekecektir.

    aşk herkes için iyi bir imtihandır.insanları ayırt etmede  iyi bir seçicidir aşk.halk hikayeleri anlatan,aşk şiirleri söyleyen köy odası aşıklarının,çalınıp söylenenleri can kulağıyla dinleyip sevdalıların yolu düze çıktıkça yüzü ışıyan insanların ruh yüceliği ve gönüllerinin tazeliği karşısında bizim duygularımız ne kadar kirli,ruhumuz ne kadar sönük kalıyor!geçtiğimiz günler boyunca,televizyonlarından modern bir aşk macerası izleyen insanlar kendilerini kontrol etmeliler.ne duydular ne düşündüler kendilerini aşkın neresine koydular?modern zamanlar yüreklerinden neler almış götürmüş?aşk bahsinde kaybedenlerin ruh selametinden şüphe etmeliyiz.

ALİ ÇOLAK

Yorum (3) Yorum yaz!

« Önceki ::

esma - neslihan